Ola!




Cangolar, bu kardeşiniz aynı rumuz ilen, Uludağ Sözlük te de yazarlık yapmaktadır. Az evvel bu sözlükte gözüme takılan, ve beni şaşkınlığa zerk eden bir entry i paylaşıyorum;


"beden dersi öğretmenine, nefret edilen beden dersine girmemek ve terlememek için, müdürden yalvar yakar alınmış izin kağıdını getirmek." (unidentified stranger, 29.06.2011 05:55)




Dostlarım ben bunu okudum muydu adeta şoklara zerkoldum. Anaaam dedim. ben lisedeykene top tepmek, koşmak coşmak adına, son derece süper bir imkan olan beden eğitimi dersleri, zamane neslin gözünde ne kadar tiksinilen bişey olmuş. Demek ki dedim, çocukların peşine düştüğü unsurlar zamanla değişiyor.


Terliyormuşmuş; lan terlesen nolacak? sen uzun eşşek oynamayacaksan, onla bunla tepinmiyceksen ne anladım ben.Ne geliyosun okula?  Gerçi ben kısmen şahit olmuştum bu duruma... Bakırköyden alınan timberland ayakkabılar, cat veya buffalo botlar, cep telefonları falan yeni yeni türemişti, ama böyle bu kadar yaygın değildi. Bi kere üstünlük çabası böyle yoktu. Okullarda böyle hınca hınç kavga edilmezdi. kız meselesi flan olurdu anca öyle. yoksa üstünlük  ya da güç kavgası falan hayatta çıkmazdı.


 Resimdeki, Tarih hocamız Mehmet ÖZMEN'dir. Kendisi, bizimle top oynar, akşamında evinde ağırlardı. Ekmek biterdi de, bizi bile göndermez, tüm ısrarımıza yalvarmamıza rağmen gider kendi alırdı ekmeği. Bizim ona saygımız korkudan, onun bize saygısı mecburiyetten değildi.
 Derslerimizdeki başarılarımız bir şekilde geliyordu. Tamam ben süper bir öğrenci değildim hiç bir zaman. Ama ben zekiydim, sadece çalışmıyordum. Bütün bunları bir kenara koysak, şimdi duyduğum hocaya gittim not dilendim, fizikçiyi dövücez tarzı yaklaşımların hiçbirini ne ben gördüm, ne duydum ne de yeltendim. Al buyur, en azından istikrarım var. Hem 3'e kanaat  etmeyen 3'ün 1'ini alır.
Mesela bu yandaki fotoğraf . sanıyor musunuz ki bana küfretttin, bana yan baktın v.s için çıktı? yoo. eğleniyorduk biz o zaman gayet. ha benim gömleğim yırtılmış saçım bozulmuş v.s umrumda mı? TIN!                 














Şakalar bile zeka unsuruydu. hocaya hınzırca cevap vermekle sığır evladı gibi küfretmek bambaşka şeylerdi ve biz bunu gayet doğru şekilde ayırdedebiliyorduk. 




Terbiyesizlikle yaramazlık arasındaki ince çizginin, tekrar aynı seviyeye çekilmesi dileğiyle...




Kokulu Öpücükler!













Selamın aleyküm;

Cangolar, ben ufağıkene, biz gayet sokaklarda falan oynarkene, oyuncağımız misketikene bisikletikene,  biz eğlenirdik gayetle. Hiç sıkılmazdık evet. Ancak benim farkettiğim bir unsur varki ben çocukken, "ah o eski bayaramlar", "nerde o eski ramazanlar", vay efendim "70lerde çocuk olmak" , işte "melis 90larda kokulu silgi vardı şimdi neden yok" tarzı yaklaşımlar hiç yoktu.  Bizbu tarz yaklaşımları hiç yaşamadık. Biz okurken şöyleydi böyleydi mevzuları bu kadar çok dönmezdi mesela. Şimdi dikkat ediyorum, her fırsatta eskiden böyleydi  suratımıza çarpılıyor.

Bu eskiye duyulan bir özlem midir bilemiyorum ama, bence internet mesela bu kadar gelişmiş olsa gene bu kadar. Gerçi bu çok ciddi bir istisna;  zaten dikkat edilirse 90'ların  sonunda yayılmaya başlayan bu sosyal paylaşım ve kişilerin internet üzerinden iletişimi, toplumun  benimsemediği hatta eleştirdiği bir unsurken şimdi platform ve sosyal medya olarak nitelendirilip hemen benimsendi. İnternet başındaki insana asosyal muamelesi yapma saçmalığı halen sürüyor gerçi. Beni eleştiren kişi, sen internet başında olmadığın zaman, atom araştırması mı yapıyorsun? dünya politikası mı üretiyorsun? tez mi yapıyon antittez mi?

Hepsi bir kenara, insanlardaki genel 80ler hayranlığının aslında  küçüklüğe hayranlık olduğunu düşünüyorum. Çocukluğu özlüyoruz  yoksa 80leri değil. Neticede tüketim toplumuna bodoslara dalmamış son nesil olarak, samimiyeti de özlüyoruz.


Fakat cangolarım, bişeyi farkettimki bu sonraki nesil de çok fazla bir hoşnutsuzluk ve memnuniyetsizlik özelliği çıktı ortaya. Esasında acı olan bunu eşek kadar insanlarında etkilenme neticesinde yaşaması ve yaşatması. Eskiye dair, şahsen en çok özlediğim şey, insanların tamahkar ve dayanıklı olması. Şimdi osuruktan nem kapan bir toplum olduk . Hemen üşüyoruz, hemen yoruluyoruz, hemen sinirleniyoruz, herşey hemen oluyor ve hemen telafisi bekleniyor. yoksa tetrise dair bir özlemim yok benim. eskiden de sınıfta kalıyomuş çocuklar, psikolojik danışmana gitmiyolarmış ama. yada dizi kanadığı için yürüme meziyetini yitiren çocuk yok öğretmeni kulağını çekti diye duyma yetisini kaybeden  çocuk da yok. Otobüste rüzgar vurdu diye verem olan, yada azcık hava sıcak diye kurdeşen dökeni tanımıyorum. Herkes astım, herkes depresyonda, herkes de kişilik bozukluğu var. nolduda böle çürük insanlar olduk biz?

Az dirayetli olun lan diyerek sözlerime son verirken, hepinizi öpüyor, hortumdan su içmenin, aynı şişeden meyve suyu içmenin, sokaktan mısır, kestane yemenin, sokakta düşmenin, kafa yarmanın, ağaçtan çalınan meyveyi yıkamadan yemenin hiç bir zararı olmadığının taahhüdünü sunuyorum.

Hapisten 108 yaşında çıktı!

Hindistan’ın kuzeyinde bulunan Uttar Pradesh bölgesinde bir mahkûm 108 yaşında tahliye edilerek hapisten çıkan en yaşlı mahkum oldu.


Hapisten 108 yaşında çıktı!


Mahkûmu hapishaneden yakınları kucaklayarak çıkardı.
DIŞ HABERLER
1987’de Hindu tapınağının baş rahibi olmak için akrabalarıyla birlikte dört rakibini öldürmek suçundan 2009’da müebbet hapse mahkûm edilen Hindu rahip Brij Bihari Pandey’in, hastalıklarına bağlı olarak sık sık hastaneye kaldırıldığı belirtildi. Hapishane yetkilileri, rahibin özel bakıma muhtaç olduğu gerekçesiyle salındığını açıkladı.



Sevgili dostlar, cangolar;


şimdik bu haberi sabah uyumadığım bir gecenin sabahında okudum. dehşete zerkoldum canlarım. lan 87 de 4 adet rahibi öldürmekten 2009 da müebbete mahkum edilmek nedir? arada var 25 sene sen manyakmısın? onuda geçtim, sen 1987 de düz hesaba göre 84 yaşındasın (sanki başka hesap yapsam daha 17 ). Sen 84 yaşında nasıl 4 adamı öldürdün.  onuda geçtim zaten normal şartlarda 84 dediğin uzatmalar demek. neyin peşindeydin? Peki akrabalar? adam 108 yaşında o adam öyle moloz gibi taşınırmı? ve neden seviniyonuz? ne gibi bir yokluğunuzu giderecek o dede. lan dedem olsa dede der o adama. 




Selamlar Sevgili Dostlarım;




Hazırda yapılmamış o kadar şakam var ki... Aslında bunun sebebi biraz da sizsiniz.Hayır dostlarım, şakaların varlığı değilsiniz. Şakaların halen yapılmamış olması sizin suçunuz. Mesela Gecekondu seveniniz çok az. Bir çoğunuz Orta Anadolu ağzına gülmüyor. Ama komik esasen. Mesela "yemin ediyorum" yerine "yiminidiyom" denmesi yıpratıcı seviyede komik. Ama gülmüyorsunuz.


Sonra, küfürle hakareti birbirine karıştırıp, küfüre güleniniz çok az. Aniden edilen kalpten sövgüler o kadar neşeli ki.. Peki ya, ters bakışlara neden gülmüyorsunuz? Şimdi ben burda Ahmet gülmüyor Mehmette şakadan hiç anlamıyor demeycem. Neden ? Zira isim verip arkadaşlarınızın içinde sizi rencide etmek istemiyorum. Hadi bunlara gülmedin. Herkesin güldüğünden farklı bişiylere gülün. Hayvanlığa gülün, samimiyete gülün, heyecana gülün. Dalga geçmek değil bu. Mesela ironiye gülün, abartıya gülün, yaşlıların eğlencesine gülün, çocukların altına sıçmasına falan gülün.Mağlubiyet hallerinde sizle dalga geçen rakip takım taraftarı arkadaşınıza gülün..(gerçi gaassaraylılar mağdur olur, paso dalga paso makara ehiyehiyehiy)


Cümlemiz ekmeğimizin peşindeyiz dostlarım. Ekmeği burada geniş anlamlı bir getiri, fayda manasında kullandım.Genel itibariyle hayattan almamız gereken faydanın amacı mutluluk. Haz didikleri. Aklınıza gelen, gözünüzün önündeki veya hayal kurduğunuz herşeye gülün oğlum. manyak manyak hareket edip benim asabımı zıplatmayın bak. Hayat dedikleri son günden bi önceki güne baksan çok uzun. Ama aslında bir gün.Hergün sonran bir önceki gün olacak şekilde gülmeli, gülmeyen adamı....eee.... neyse....


Kafayı kullanın, mutluluk bizim enjeksiyonumuzla oluyor. Allah belamı versin lan. Bak valla ben herboka gülüyorum.İnsanlar gülmese de gülüyorum. Bana bu komik değil deselerde gülüyorum. Olayları anlatıyorum. Ben komik olduğum için etrafımda da komik olaylar cereyan ediyor. Bazen öyle oluyorki, aradaki düz unsurları tatlı abartılarla anlatıyorum ki karşımdaki daha çok gülsün. Netice itibariyle başıma gelen olaydan adama ne? adam gülmeli karşımda eğlenmeli....


 Komik bulduklarımı, sağdan soldan kaptıklarımı yazıyorum. çatlatıyorum hemen. Esasında, yüzüne bakan at 100 sene arpa yimez denilecek derecede mendebur bi adam olabilecekken, sürekli sırtarıyorum.




Hepinize şakalar, düzey düşüklükleri, arsızlık utanmazlıklar dilerim.




Kokulu öpücükler(bunu seda sayandan duydum allah çarpsın)


Bi de bizim yan köyün kahvesi çok komik. Orda adam var bitane Cins Memet diye sürekli küfürlü konuşuyor, bende gülüyorum.


Not: Emenike çok komik gülüyo lan bu arada, Sıdıka'daki Bebeto Kamil gibi ISISISIS diye

Tiril beyaz bir örtü serilir önce
Ekmek kızartırsın ince ince
Üstün körü olmasın deyi bir göz attım
Sana çilingir yaptım.

Efendim, çilingir sofrası rakının mezeyle sevişmesinden mütevellit doğan muhabbet isimli sevimli piçkurusudur. Kontrolü zordur. Temizliği zordur. Ama usülünce yaramaz usulünce küfürbaz olursa çok yüksek ses çıkarmazsa hiç büyümesin dersin. Tertemiz kar beyazı tiril tiril örtü gelir. Porselen tabaklarda servis açılır ve rica ederiz tüm gece kahrimizi çekecek, belki gelip iki dublemizi bizimle paylaşacak dostumuza, “ hadi bakalım....”


Et mi dersin balık mı?
Masadaki dostlar hep birden yanık mı?
İster palamut olsun ister köfte,
Dumanı üstümüze sinsin kibarlık hep lafta...

Önden bir peynir ki bu peynir yağlı, orta yumuşaklıkta ezine peyniri olmalıdır. Bunun yanında söğüş domates belki biraz turşu ve de dilimlenmeden soğutulmuş kavun kabuğundan ayrılıp yarım ay şeklinde tabağa konur(dilimledinmi suyu akar servis piç oluyor) .İlk dubleler biraz da serinleme amacıyla hızlı içilir. Mevsim yazsa suyumuz buzlu olur. Rakımızı buzlamak yerine buzla soğutulmuş bardağımızla rakıyı dumana döndürmek evladır.

Rakımız soğuk olsun
Mezeler bozulmasın
Mezelere koyayımda
 
Size bişey olmasın

Neyse efendim. ilk dubleler yuvarlanır. Sakilik tabiki masanın en küçüğüne düşer. Süzme yoğurttan iri hıyartlı bol sarımsak naneli bir cacık eşliğinde et ,yok mu? Edirne ciğer tava veya az yağ ve baharaklı bir köfte veya patates haşlama ve roka eşliğinde lüferler gelir ya da.. olmadı ? Torik lakerda... Ağır mı olur. Hemen soğuk mezeler gelsin.. Çalı fasulye ,haydari ,tarator , cacık, bol limonlu topik...ama cacık yok mu trakya usülü bir tava yoğurdu güzel kayar allahıma. muhabbet demlenmiştir artık yeryer ince saz eşliğinde dağıtmadan bir ezgi yükselir masadan...

Ben melanet hırkasını kendim giydim elimle.
Ar namus şişesini taşa çaldım kime ne.
Ah, haydar haydar, taşa çaldım kime ne..

Nesimiye sormuşlar o yar ile hoşmusun.
Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne.
Ah haydar haydar, o yar benim kime ne...


Sohbet ganidir. Kimse cıvıtmamıştır. Masaa yumruklanmaz, Kül tablasında izmarit birikmez. Masa ilk anki güzelliğiyle gelin gibidir. Rakılar dolar, mezeler tazelenir, itiraflardan tutunda en galiz laf sokmalara kadar herşey söylenir de kimsenin ruhu incinmez. Saatler salise olmuştur tadından yenmemektedir. O tada sahip çıkmak, büyüklerin görevidir...



Dertler temenniler hayat dersleri bitmiştir artık. Rakılar ısınmaya başlamıştır. Rakının adını kirletmenin gereği yoktur. Soğuk bir yaz meyvesi tabağına mütevellir az şekerli bir türk kahvesi gelsinde artık kalkalım dersiniz...Hep çoğul konuşursunuz ama... Etrafınıza bakarsınız ve dersinizki “lan daha sık yapalım be!”

Gönül ne mey ister, ne meyhane,
Gönül muhabbet ister mey bahane.
Böyle olur sohbet dostlar olunca,
Giden gider, biz burdayız, canlar sağolsun...

Paşalık devrinde kabadayılık yapan paşalar olduğu gibi, kabadayılıktan paşa olanlar da vardır. O devirde İstanbul'da kendilerine mahsus teşkilatı olan
üç kuvvet bulunmaktaydı: Fehim Paşa, Ali Şamil Paşa( Kürttür ve adamları da öledirler.., Arnavut Tahir Paşa( adı üzerinde)..


Bunların içinde Fehim Paşa ile Arnavut Tahir Paşanın adamları arasında son derece kanlı çarpışmalar geçiyor. Ne zaman bu iki evlet adamının kabadayıları birbirlerini görse saldırmalar tabancalar çekiliyor, millet birbirine girip, kafa göz Allah ne verdiyse girişiyorlar.

Arif Bey, Fehim Paşanın baş kabadayısı olarak biliniyor. Kendisi İstanbulun tozunu yutmuş beyefendi bir insan. Ama Matlı Mustafa, eşkiyalıktan gelme bir Arnavut ve anlatılanlara göre, bayağı heybetli, canavar ebatlarında bir abimiz (ne olur ne olmaz aga gelir melir). Canımız Mustafa Abimiz, alkolünde etkisiyle ne zaman içse Fehim Paşaya sövmeyi adet edinmiş, terbiyesizliği iş bilmiş bir insan azmanı (gider yapıyorum). Gene Matlı Mustafa, zil zurna sarhoş olduğu bir gün, Peranın en canlı anlarından birinde gemi azıya alıyor, başlıyor Fehim Paşa'ya sövmeye. Bu esnada da , Arif Bey, nargilesini içmiş caddeden Tünele doğru giderken, millet Mustafa yı toparlamaya çalışıyor. Matlı Mustafa, bu esnada ellerinden kurtulup, “Aha mori” diyor, “Fehim pezevenginin bir köpeği de na bu Arif tir” diyor. Bunu duyan Arif bey “Bana mı diyorsun? şeklinde sorunca Mustafa “ Babana mı diyorum? Elbet sana diyorum “ şeklinde şekilsizce mukabele ediyor Mustafa... Arif Bey sinire kesiyor.. Mustafa tabancasına davranmadan Arif Bey İstanbul'a nam salmış tokatlarından birini Mustafa'ya patlatıyor. Mustafa Alkolünde etkisiyle toparlanmaya fırsat bulamadan , Arif Bey Mustafa'yı ensesinden tutup Galatasaray' ın ortasına kadar döve döve getiriyor, belinden de tabancasını alıp, polislere teslim ediyor .

Bunun duyulması kısa sürmüyor. İstanbul konuşan şehir neticede... Fehim Paşa hemen, Arif Bey e haber gönderiyor. Evinde paşayı ağırlayan Arif Bey, yakınlığı günyüzüne çıkarmamak adına, tevazu gösteriyor. Bana küfrettiği için biraz itiş kakış oldu diyor... Tevazu kabadayılığın şanından tabii... İcraatı anlatmak, çiğlik...külhanbeyliği...


Neyse Arif Bey'le Mustafa'nın kapışması bire bin katılarak anlatılıyor. Kendisinin koruması üzerine sürekli Arif Bey'e nasihat ediliyor ama adam kabadayı. Kardeşi gibi olan Karamusallı Tahir, ne kadar “Hasmın karınca da olsa, kendini merdane bil Arif ağabey” diye telkinlerde bulunsa da , Arif bey, “merak etme “ şeklinde mukabele ediyor...

Tahir, Bulgar Filipin Meyhanesine demlenmeye gider bir gün... Matlı Mustafayla aralarında bir kapışma olur. Arnavudun eli, Tahirin kamasını alırken kesilir ama Mustafa davacı olmaz. Mustafa, sonrasında Tahir Bey'in, ikinci kapışmalarında “erkek.e kabadayıca kapışalım, çek silahını “ şeklinde giderine şaşırır. Cesaretinden dolayı duraksar. Tahir “Arif beyle kötüysen senle ben de kötü olurum yoluma çıkma” deyince Mustafa Tahire bulaşamaz....

Mustafa tabi Arif Bey'i sürekli takip etmektedir bu esnada. Yakın dostu Lala Dimitri ile Meyhaneye giden Arif Bey'in Mustafa'yı gördüğünü farketemeyen Dimitri, rakının sertliğini bahane edip Arif'i o kadar o mekandan çıkarmaya uğraşsa da Arif inat eder ve mekandan ayrılmaz.

Meyhaneci mezeleri getirir, sofrayı donatır..Bu esnada erketede olan Mustafa:
“Tinya Tintata... “şeklinde selam verince Arif bey, “Akşamlar hayır olsun Mustafa..”şeklinde cevaplar...Konuşma fırtına öncesi sessizlik gibidir...hemde sayılı fırtına...
Mustafa Sorar..
-Nasılsın?
-Demir gibiyim.
-Görüyorum mori eşek gibisin...
Arif ayağa kalkar:
-Vay pezvenk.. Sen kime eşek diyorsun?
Mustafa'nın masasına bir iskemle uçar.. Millet Kabadayıları ayırır ; araya kimler kimler girmez ...adamlar ellerinde silahla karşılıklı kalırlar... Mustafa davanamadan Arif Bey mustafayı kalbinden vurur.. Bu esnada mustafa 2 el ateş edip yere düşer. Arif bey tam" kaldırın şunun leşini"  diyecekken vurulduğunu farkeder...Mustafa'nın ise kurşun ceket cebindeki tabakada kalmıştır... Kol gelir.. Arif Bey'i alırlar Hastaneye götürürler ama o gece bu İstanbul'un en büyük sayılı fırtınalarından birinin sonu olur... Mustafa ile nefs-i müdaafadan beraat eder...