Bundan 20 sene önceydi...
O zamanlar yaz tatilim vardı ve ben tatillerimi köyde geçirirdim.
Ben hiç akdeniz kıyılarında simitle, kollukla yüzmedim. Ya da ne bileyim
bizim deniz kenarında bir yazlığımız yoktu. Biz köyümüze
giderik. 3 tane akran kuzenimle birlikte büyüdük. Tek odada yer
yatağında koyun koyuna yattık (rahmeli dayım belli bir yaştan
sonra olayın ciddiyetinin farkına vardı ve yer yatağında
birlikte yatma ritüelleri bitti).
Bundan 20 sene önceydi...
O zamanlar yaz tatilim vardı ve ben tatillerimi köyde geçirirdim.
Ben hiç akdeniz kıyılarında simitle, kollukla yüzmedim. Ya da ne bileyim
bizim deniz kenarında bir yazlığımız yoktu. Biz köyümüze
giderik. 3 tane akran kuzenimle birlikte büyüdük. Tek odada yer
yatağında koyun koyuna yattık (rahmeli dayım belli bir yaştan
sonra olayın ciddiyetinin farkına vardı ve yer yatağında
birlikte yatma ritüelleri bitti).
Seneeeeee, 2005 falan. Belki 2006. Şişli Etfaldeyim. Kan merkezinde. Gözlerim cavcaksız ama... Zira o günden bir kaç gün önce, üniversiteden çok samimi bir arkadaşım, anneannesinin ameliyatı için kan verip vermeyeceğimi soruyor. Tereddüt etmiyorum. 2 3 gün tertemiz geçirip, kan vermeye gidiyorum. Aslında merak ediyorum. Olay nedir? Neden kan vermiyor insanlar falan... Merak çok önemli bir faktör. Neyse, hastanede bekliyorum. Yanımda başka bir dostum da var. Öncelikle bir form dolduruyorum. Kan verceğim teyzenin kızı, arkadaşımın annesi yani... Başımda bekliyor... Gayr-i ihtiyari olarak tedirginim çünkü sorular efsanevi, cinsel hayatınızdan kullanma ihtimaliniz olan uyuşturuculara kadar herşeyi soruyorlar. Neticede hayır diyeceğiniz aşikar. Neyse dolduruyoruz formu kan vermeye giriyoruz...
Bu olaylar yaşanırkenki halimden de biraz bahsedeyim. Aylardır traş olmamışım. Sakal saç birbirine girmiş. Kokuyorum. Evet banyo yapmadığım için, evsiz barksız gibi sağda solda yatıp kalktığımdan dolayı kokuyorum. Durumu örneklemek gerekirse, amcamı ziyarete gittiğimde beni kapıda gören kadın kapısını kitleyip, polis çağırmakla tehtid ediyor, kadını zorla amcam ikna ediyor. Bildiğiniz perişanım...Sebep o. Evet bi kadın. Yani saçma sapan bi halde, saçma sapan bi şekilde kendimi harabediyorum. Çok haklıyım ama kendimce, o herşeye değer. Niye ayrıldık ki? Acaba neyi eksik ya da fazla yaptım... Ruh halim de dış görünüşüm de az çok canlanmıştır kafanızda...
Neyse kan veriyorum... Kan verme olayı bitiyor, dışarıda bekliyorum. Kan merkezi önünde. Kekle vişne suyunu çakmışım. Kafam rahat. Neyse beklerken bir kadın geliyor bulunduğum yere. Ama görmeyin... Böyle bir kadın olamaz. "Yani yüzüne bakmağa doyamayacağın manita" dedikleri var ya işte öyle... 35 40 yaş arası bakımlı. Taş gibi özetle. Ama bitmiş. Yani mental olarak bitmiş. Ağlamaktan düşersin ya... işte öyle olmuş... Bakıyorum etrafıma ama boş. Çok dertliyim ya. Aşığım ya. Aşkımdan ölüyorum ya. Genç bir doktor geliyor... Birşeyler söylüyor. Suratı buz gibi . İfadesiz. Elini kadınınomzuna koyuyor . Kadın konuşmuyor. Doktora bakıyor. Doktor arkasını dönüp gitmiş. Kadın kafasını çeviriyor. Ben kadına bakmayı bırakıp yürüyorum. Gideceğim. İşlerim bitmiş. Tam yanından geçerken kadın birden resmen üzerime düşüp ağlamaya başlıyor. Ama öyle yalandan falan değil yani. Kadın böğürüyor resmen suratını benim göğsüme gömüp. Çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Bir de utandığımı. O kadar kirliyim ki. saçım sakalım üstüm başım...
Neyse kadını alıyorlar sonra... Doktora soruyorum. Oğlundan artık ümitleri kalmadığını söylemişler. Başka bir şey sormadım. Hastalığı nedir falan. Ne gerek var...
Sonra eve giderken düşündüm. Ben aylardır neye ağlıyorum? Neye üzülüyorum? Şarkıda da dediği gibi "senin derdin dert midir benim derdim yanında, kimselerde gördün mü böyle dert hayatında" havalarından tiksiniyorum. Kadının çocuğu ölüyor. Kadın öyle zor durumda ki dünyanın belki de hali hazırdaki en iğrenç adamına sarılıp ağlıyor. Hem de o kadın...
Derhal toparlanıyorum. Duş traş... Ve bu zamana gelene kadar her zor durumda aynı şeyi tekrarlıyorum; "mutsuz olma, üzgün olma, vazgeçme lüksüm yok." Halen de böyle. O yüzden üzülmemeyi öğrendim. Yani en azından üzüntünün kalıcı olma halini ortadan kaldırmayı. Suçu kendimde bulup, kendimi affetmeyi de öğrendim. Kafam rahat. Herkese zaten söylüyorum ama bi de buradan yazayım. "geniş ol, uzun yaşa, mutlu öl" demişti dersiniz:)
“Not et arkadaşım…. 30.000 kadınla nasıl birlikte oldum….”
Hatırlarsınız, zamanında Şahan Gökbakar’ın böyle bir karakteri vardı televizyonda… Böyle abuk sabuk gerekçeler sunardı bunu nasıl yaptığını anlatmak için. Sakın ola tarafımdan böyle bir yazı beklemeyin. Ben gayet amaca yönelik, gayet rasyonel gerekçelerle yaptım esasen bu cv’yi.
Hatırlarsınız, zamanında Şahan Gökbakar’ın böyle bir karakteri vardı televizyonda… Böyle abuk sabuk gerekçeler sunardı bunu nasıl yaptığını anlatmak için. Sakın ola tarafımdan böyle bir yazı beklemeyin. Ben gayet amaca yönelik, gayet rasyonel gerekçelerle yaptım esasen bu cv’yi.
Efendim, 3 senelik bankacılık kariyeri çok farklı sirayet etti bana. Bir yandan, işsizliğin dize kadar olduğu bir dönemde elime gününde paramı takır takır sayan bir işimin varlığına sevinirken, bir yandan ödüm kopuyordu üzerime yapışacak ve hayatımın sonuna kadar bankacı olacağım diye.
Bilinçaltı reklâm, gözün fovea hareketiyle alakalı subliminal messaging tekniğiyle yapılan reklâmlardır. Bilinçaltına yönelik bu göndermeleri fark eden gözün fovea hareketi insanın kontrolünde olan bir hareket değildir. Farkında olmadan gördüğümüzü hissetmediğimiz şeyleri bilinçaltına kaydeder. Daha sonra bunlar açığa çıkar. Bunlar için Takistoskop denilen bir cihaz kullanılır merceklerin hızlı dönüşüyle gözlerin görme hızını artıran bu aygıt, orduda gözcüler ve pilotlar için kullanılmaya başlandı sonra reklâm sektöründe aktif hale geldi.
Bu mesaj sistemine sadece reklâmlarda rastlanmaz. Fotoğraflar, filmler, afişler bunun gibi tanıtım amaçlı yapılan her şeyin içinde bulunabilir. Ayrıca bunlar işitsel olarak da uygulanır.
Sinemadan birkaç örnek vermek gerekirse;
Kurtarıcı (Rescuer) adlı çizgi filmde bir anda parlayıp sönen çıplak kadın resimleri ekrana yansıtılmıştır.
Alaaddin çizgi filminde ise “evet gençler soyunun” (good teenagers take of clothes) sesi hipnotik bir tonda gizli olarak tekrarlanmaktadır.
Aslan Kral (The Lion King) adlı meşhur çizgi filmde yıldızlarla gökyüzüne “sex” kelimesi yazılmıştır.
Jessica Rabbit (Who Framed Roger Rabbit) çizgi filminde filmin kahramanı Jessicanın kaçış sahnesinde eteği açılıyor ve kahramanın iç çamaşırsız olduğu görülüyor.
Aynı zamanda 1991 yapımı Kuzuların sessizliği filmi afişindeki Jodie Foster ın ağzındaki kelebek figürüne bakıldığında, kelebeğin başının bir kurukafa olduğu görülüyor. Ancak dikkatli bakılınca, bu kurukafayı 3 adet çıplak kadın figürünün oluşturduğunu fark ediyoruz.
Sinemada kullanılan bir teknikte 25. kare tekniğidir. Gördüğümüz bir anlık bir görüntü 655 satır ve frame denilen 24 küçücük kareden oluşuyor. Her 24 kare ise -bu sinemada 25’dir- bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de ´control-track´ denilen aralık vardır. İşte bu aralıktan görüntüler kesilip aralarına başka görüntüler atılıyor.
Bu tekniğin kullanıldığı bir filmde David Fincher ‘ın yönettiği Figth Club filmidir. Bu Filmde25. kare tekniği ile elinde sigara olan Brad Pitt resmi filmin çeşitli yerlerine yerleştirilmiştir. Daha dehşet verici olanı ise filmin kapanış sahnesinde erkek cinsel organının gösterilmesidir.
Bu tekniğin ilk olarak fark edildiği reklâm Amerika’da bir sinemada yayınlanmış. Film kareleri içine konuşmuş “Pepsi için” ve “pop corn yeyin” yazıları saniyenin 1/3000'i kadar kısa bir süre zarfında 5 saniyede bir görünüyor ve bu satışları ciddi anlamda artırıyor.
Basında görülen örneklerine gelecek olursak; Time dergisinin Libya lideri Muammer Kaddafi yi kapak yaptığı sayısında fovea hareketinin görüle bileceği şekilde yazılmış “kill” yazısını ya da New York Times gazetesinde basılan ve helikopterden atlayan amerikan askerlerinin olduğu fotoğrafta çeşitli yerlere gene foveanın fark edebileceği şekilde “sex” yazısın yazılmasını örnek gösterebiliriz.
Bilinçaltı reklâmlarında en çok iki nokta üzerine vurgu yapılmaktadır: “ölüm” ve “seks” ya da “cinsellik”. Nedeni ise bilinçaltının “doğum” ve “ölüm” arketiplerine çok daha fazla duyarlı olması. Yani beyin bu kavramlara daha çabuk tepki veriyor. Temmuz 1971 tarihinde Time’ın arka kapağında Gilbey’s London Dry Gin adlı bir markanın reklâmı vardı. Reklâmda bardaktaki buzlar üzerinde ‘sex’ yazıyordu. Bu reklâm sayesinde Gilbey’s’in 1,5 milyon dolarlık satış yaptığı tespit edildi. Kullanıcılar arasında yapılan araştırmada denekler 'doyuma ulaşma’, ‘sex düşkünlüğü’, ‘heyecanlanma’, ‘romantizm’, ‘duyguları okşayıcı’ 1 gibi tanımlamalara çok sık rastlandı.
Bu reklâm türüne bir örnek de Mc Donald’s ın logosundaki renklerdir. Rengi bir sembol olarak düşünürsek sembolü de algılama sürecimizi uyaran bir dürtü biçiminde tanımlayabiliriz.
İnsanlar, nesne ve insanlara sahip oldukları semboller yardımı ile değişik anlamlar verebilmektedirler. Örneğin insanlar giydikleri elbiseler, kullandıkları arabalar ve yaşadıkları evler vasıtasıyla diğer bireyler tarafından değerlendirilmekte ve yargılanmaktadırlar. Burada giyilen elbiseler, kullanılan arabalar ve yaşanılan evler algılama için gerekli olan sembolleri teşkil etmektedir. Tüketiciler semboller yardımı ile mamulleri ve mağazaları algılamakta ve değerlendirmektedir. Bir mamulün rengi, biçimi, boyutları, fiyatı ambalajı ve diğer özellikleri, mamulleri algılamak için gerekli sembolleri oluşturmaktadır. Birey psikolojik açıdan nesneleri renklendirdiği ölçüde o nesneleri diğerlerinden daha kolay ayırt edebilmektedir. Bir nesne özellikleri ile değerlendirilmektedir. Yani renk nesnenin özelliklerinden sadece biridir.
Mc Donald’s logosunda kırmızı ve sarı renkleri kullanır. Kırmızı renk harekete geçirici özelliği olan bir renktir. 1980 Moskova olimpiyatlarında SSCB yetkilileri Sovyet sporcuların odasını kırmızı ışıklandırırken rakip sporcuların odası rehavet duygusu veren bir renk olan mavi renkle aydınlatıldı.
Her renk boyutu farklı davranışsal tepkilerle ilgilidir. Örneğin, bir rengin doymuşluk oranı ne kadar fazla ise nesnenin hareket ettiğine dair bıraktığı izlenim o kadar kuvvetli olur. Renk ne kadar parlak ise, nesne de gerçekte olduğundan o kadar yakın görünecektir. Renk topları açısından düşünüldüğünde, fark edilebilir hafif renkler (kırmızı, turuncu ve sarı) daha enerjik ve dışa dönükken; yeşil, mavi ve mor renkleri daha sakin ve içe dönüktür. Örneğin kırmızı, maceracı, girişken, heyecan verici, güçlü ve savunmacı olarak algılanır. Sarı, genellikle neşeli, şen, heyecan verici, merhametli ve teşvik edici olarak algılanır. Ayrıca farklı renk tonları, farklı uzaklık izlenimleri verir. Mavi ve yeşil renkleri, kırmızı, turuncu ve kahverengiden daha uzaktaymış gibi görünür.
Camel firmasıda bilinçaltı reklâm tekniklerine başvuran firmalardandır. Firmanın logosundaki devenin ön bacaklarının bir erkek figürü olduğu gözer çarpar. Denekler üzerinde yapılan araştırma, bu erkek figürünün cinsel yönü baskın olduğu farkedilir. Miami Vice dizisinini yıldızı Don Johnson a ya da James Bond karakterine benzetildiği görülmüş. Sigaraya başlayan yaş aralığındaki gençler üzerinde yapılan araştırmada smooth character kullanılmaya başladıktan sonra Camel ın tercih edilme oranı 1988 den sonra %0,5 den %32 ye çıktı.
Marlboro ise Red Kit karakterinin ağzındaki sigarayla bağdaştırılmış, özgür ve sert amerikan imajı sergilemiştir. Ergenliğe giren gençlerin dikkatleri böyle celbedilmiştir.
Yollarının darına
Yağmuruna karına
Corner adlı barına
Hayranım cennet Beylikdüzü'm.
Otobüsler sanki İngiliz'in kırmızı,
Kimimiz becerdi tavladı karı kızı,
Sayende gelistirdik tarz-ı klasımızı,
Hem gösterdin hem verdin cennet Beylikdüzü'm.
Dudak çatlatır aralıkta karların,
Aman deyim kapanmasın farların,
Bulusma mekanısın en gözde bekarların,
Seni sevmeyen sanki Şanzelizeli cennet Beylikdüzü'm...
Kahve Şehrin vardır mis gibi kahvesi,
Heryerden gelir huzurun sesi,
Hiçbirşeyden geri kalmaz yoktur eksisi
Kırsaldan farksızsın cennet Beylikdüzüm.
Yağmuruna karına
Corner adlı barına
Hayranım cennet Beylikdüzü'm.
Otobüsler sanki İngiliz'in kırmızı,
Kimimiz becerdi tavladı karı kızı,
Sayende gelistirdik tarz-ı klasımızı,
Hem gösterdin hem verdin cennet Beylikdüzü'm.
Dudak çatlatır aralıkta karların,
Aman deyim kapanmasın farların,
Bulusma mekanısın en gözde bekarların,
Seni sevmeyen sanki Şanzelizeli cennet Beylikdüzü'm...
Kahve Şehrin vardır mis gibi kahvesi,
Heryerden gelir huzurun sesi,
Hiçbirşeyden geri kalmaz yoktur eksisi
Kırsaldan farksızsın cennet Beylikdüzüm.
Selam beybidoller;
Afiyette olduğunuzu default olarak kabul edip hemen girişiyorum ağız burun. Evde malak gibi yattığımdan mütevellit genel itibariyle çalışmayan insanlarlan muhattabım. Bunlarında yaş aralığı; efendime haykırayım; 19 ila 23 arasında. Etrafımdaki insanlar çok eleştirdiğimi sanki kendimin ne bok olduğunu yüzüme vuradursunlar hiç sallamadan ağzıma geleni söylemek istiyorum bu kendimden sonraki nesil hususunda.
Yahu tüketim toplumu klişesi ardına da saklanmak istemiyorum gerçi ama cidden çok acınacak haldeyiz memleketin genç nüfusuna bakarsan. Şimdi aramızdan birileri kesin çıkar derki 1 ama ben onu yapmıyorum ama bunu da yapıyorum hattı zaatında" falan, umrum olmaz genele bakıyorum.
İlk olarak hazıra alışmışlık almış yürümüş lan. Eli tornavida tutan adam yok. priz takmaya vida sıkmaya tamirci çağırılıyor. Ufağıkene bi sopadan kağıttan bişeyden oyuncak yapma sen, alınan oyuncakları paylaşma, bilgisayarda flash oyunu oyna, televizyonda görülen herhangi birşeyi hemen empoze et kendine falan, ama nereye kadar? nereye kadar böyle dışarıdan empozeyle şekillendireceksin kendini.
Sorsan herbiri eğitimli okumuş kültürlü v.s v.s. hatta ve hatta kolaylaşması neticesinde yurtdışı yapmış gelmiş. Üniversite bitirenler falan. Bi kere üniversite salak olsan bitiyor. sınavlara girmen yeterli. öyle oturup çılgın atmak falan gerekmiyor. en fazla 2 sene uzar gene biter. Peki sen gerçekten mezunmusun dersen o zaman şüphelerim oluşur. Erasmus derler bir tantana türedi misal. Hiçbir boka yaramadığı hususunda ciddi iddialarım var. Avrupa Birliğiyle dahi kapışırım. Şehir dışında okumak mantığıyla gidilen yurtdışı üniversite olduğunu iddia ediyorum. Work and Travel dediğin bildiğin 3. dünya ülkesi vatandaşı muamelesi görmek adına gidiyor, üzerine para veriyor, bildiğin maraba gibi çalışıyor.
Tüm bu durumlar Vasıflı dünya vatandaşı olma yolunda atılan adımlardan mütevellit ama baktığın zaman, örfi değer, ahlak, biz gibi olma özelliklerini kaybediyor gençlerimiz. artık gençliğinin sonunda görüyorum kendimi. bizim 15 yaşında övündüğümüz şey, şu albümü dinledim, bu filmi izledim, şuraya gittim iken şimdi içki içtik, bu hocaya küfrettim trip attımlara gelmiş bunun düzeyi.
Adamı evde bırakıyorsun mesela, iki yumurta kırmaktan bi makarna haşlamaktan ekmeğin arasına salam kaşar yatırmaktan aciz. Ama sorsan çok iyi içiyor hepsi. Sarhoş olduğumuzda etraftan mümkün mertebe saklanmak isteyen bizdik, onlar sarhoşluğu övünerek ve gülerek anlatıyorlar. burada bir parantez açayım; içki içtiğin yerden veya oturduğun masadan yürüyerek ayrılabilmek, vasıf olanıdır.
Farkındayım, blogumu okuyan veya takip eden herkes, bunun klasik bir bizim zamanımızda geyiği olduğunu düşünüp öf püf çekecek bana. Ama kendini kıçını toplamaktan aciz gençleri görünce gerçekten ben üzülüyorum. Kendi işini kendi halletme mevzuunu tamamen mevzuculuk olarak kabul etmiş, anne babalarına zırt pırt rest çekip sıkışınca diplerine girdiklerini görünce, gerçekten üzülüyorum.
Liberalleşmiş toplumumuzda, değerlerin, çizgilerin, özgürlük adı altında çiğnenmesi sinirlendiriyor beni. Ülkesini oturduğu muhitten ibaret sanan genç sivilceler, patlamaya hazır bir bomba gibiler...
Okuyun ya da okumayın, ben isteyen okusun diye yazıyorum zaten ama, direnç eşiğimiz düştü. Her anlamda sağlıksız, çelimsiz, beceriksiz bir yeni nesil olmaması adına da hep dualarım sürecektir.Zira herşey kullan at oldu gençlerimizinde öyle olmasını istemiyorum. Değer ihtiva etmesi çok önemli. Erişimin kolaylaşmasında hiç hesapta olmayan bir sıkıntıydı bu belkide. Herşeyi o kadar kolay elde ettiki insanlar, sonrasında dana boku gibi orta yere bırakması çok kolay oldu. En basitinden bir müzik CDsinden tutunda, sevgililere kadar. Kimsenin birbirine muhtaç olmadığı, minnet duymadığı bir dünya oluştu ve bu gerçekten çok kötü..
SÇS ÖPTM KİB
Afiyette olduğunuzu default olarak kabul edip hemen girişiyorum ağız burun. Evde malak gibi yattığımdan mütevellit genel itibariyle çalışmayan insanlarlan muhattabım. Bunlarında yaş aralığı; efendime haykırayım; 19 ila 23 arasında. Etrafımdaki insanlar çok eleştirdiğimi sanki kendimin ne bok olduğunu yüzüme vuradursunlar hiç sallamadan ağzıma geleni söylemek istiyorum bu kendimden sonraki nesil hususunda.
Yahu tüketim toplumu klişesi ardına da saklanmak istemiyorum gerçi ama cidden çok acınacak haldeyiz memleketin genç nüfusuna bakarsan. Şimdi aramızdan birileri kesin çıkar derki 1 ama ben onu yapmıyorum ama bunu da yapıyorum hattı zaatında" falan, umrum olmaz genele bakıyorum.
İlk olarak hazıra alışmışlık almış yürümüş lan. Eli tornavida tutan adam yok. priz takmaya vida sıkmaya tamirci çağırılıyor. Ufağıkene bi sopadan kağıttan bişeyden oyuncak yapma sen, alınan oyuncakları paylaşma, bilgisayarda flash oyunu oyna, televizyonda görülen herhangi birşeyi hemen empoze et kendine falan, ama nereye kadar? nereye kadar böyle dışarıdan empozeyle şekillendireceksin kendini.
Sorsan herbiri eğitimli okumuş kültürlü v.s v.s. hatta ve hatta kolaylaşması neticesinde yurtdışı yapmış gelmiş. Üniversite bitirenler falan. Bi kere üniversite salak olsan bitiyor. sınavlara girmen yeterli. öyle oturup çılgın atmak falan gerekmiyor. en fazla 2 sene uzar gene biter. Peki sen gerçekten mezunmusun dersen o zaman şüphelerim oluşur. Erasmus derler bir tantana türedi misal. Hiçbir boka yaramadığı hususunda ciddi iddialarım var. Avrupa Birliğiyle dahi kapışırım. Şehir dışında okumak mantığıyla gidilen yurtdışı üniversite olduğunu iddia ediyorum. Work and Travel dediğin bildiğin 3. dünya ülkesi vatandaşı muamelesi görmek adına gidiyor, üzerine para veriyor, bildiğin maraba gibi çalışıyor.
Tüm bu durumlar Vasıflı dünya vatandaşı olma yolunda atılan adımlardan mütevellit ama baktığın zaman, örfi değer, ahlak, biz gibi olma özelliklerini kaybediyor gençlerimiz. artık gençliğinin sonunda görüyorum kendimi. bizim 15 yaşında övündüğümüz şey, şu albümü dinledim, bu filmi izledim, şuraya gittim iken şimdi içki içtik, bu hocaya küfrettim trip attımlara gelmiş bunun düzeyi.
Adamı evde bırakıyorsun mesela, iki yumurta kırmaktan bi makarna haşlamaktan ekmeğin arasına salam kaşar yatırmaktan aciz. Ama sorsan çok iyi içiyor hepsi. Sarhoş olduğumuzda etraftan mümkün mertebe saklanmak isteyen bizdik, onlar sarhoşluğu övünerek ve gülerek anlatıyorlar. burada bir parantez açayım; içki içtiğin yerden veya oturduğun masadan yürüyerek ayrılabilmek, vasıf olanıdır.
Farkındayım, blogumu okuyan veya takip eden herkes, bunun klasik bir bizim zamanımızda geyiği olduğunu düşünüp öf püf çekecek bana. Ama kendini kıçını toplamaktan aciz gençleri görünce gerçekten ben üzülüyorum. Kendi işini kendi halletme mevzuunu tamamen mevzuculuk olarak kabul etmiş, anne babalarına zırt pırt rest çekip sıkışınca diplerine girdiklerini görünce, gerçekten üzülüyorum.
Liberalleşmiş toplumumuzda, değerlerin, çizgilerin, özgürlük adı altında çiğnenmesi sinirlendiriyor beni. Ülkesini oturduğu muhitten ibaret sanan genç sivilceler, patlamaya hazır bir bomba gibiler...
Okuyun ya da okumayın, ben isteyen okusun diye yazıyorum zaten ama, direnç eşiğimiz düştü. Her anlamda sağlıksız, çelimsiz, beceriksiz bir yeni nesil olmaması adına da hep dualarım sürecektir.Zira herşey kullan at oldu gençlerimizinde öyle olmasını istemiyorum. Değer ihtiva etmesi çok önemli. Erişimin kolaylaşmasında hiç hesapta olmayan bir sıkıntıydı bu belkide. Herşeyi o kadar kolay elde ettiki insanlar, sonrasında dana boku gibi orta yere bırakması çok kolay oldu. En basitinden bir müzik CDsinden tutunda, sevgililere kadar. Kimsenin birbirine muhtaç olmadığı, minnet duymadığı bir dünya oluştu ve bu gerçekten çok kötü..
SÇS ÖPTM KİB





